İstanbul Adliyesinden bir ilk daha!

Yazan: 12 Ağustos 2012 Pazar  
Kategori: 4-Haberler

İstanbul Adliyesinde İcra Daireleri Muhabere Bürosu kuruldu. İstanbul Adliyesi Komisyonunca alınan karar gereği artık Üçüncü Şahıslar,  bir başka icra müdürlüğüne gönderilmek üzere hazırladıkları muhabere niteliğindeki evrakları bu büroya teslim edecekler. Posta gönderi işlemleri bu büro tarafından yürütülecek. Muhabere Bürosu işlemleri, halen İstanbul Sulh Hukuk Mahkemeleri  Satış Memurluğu odasında ve bu yer  personeli tarafından yürütülecek. Büro İstanbul Adliyesi içerisinde Zemin katta D2 blok 60 Numaralı odada (20 Asliye Ceza Mahkemesinin yanı) bulunmaktadır.

Telefon : 0212.3757575′ den dahili 53227 – 53229.

Satış Memurluğunun kurulmasından sonra Muhabere Bürosunu da çok önemli,  doğru ve yerinde bir karar olarak görmekteyim.

Saygılarımla.

 

Bu yazı 595 defa okundu.

EV EŞYALARINA HACİZ KALKIYOR !

Yazan: 05 Nisan 2012 Perşembe  
Kategori: 4-Haberler

Adalet Bakanlığı Yargı Reformu kapsamında 3. Paketi Meclise sundu. Tasarı içerisinde herkesi yakından ilgilendiren, günlük hayata dair düzenlemeler mevcut. Tabi ki esas olanın herkesin borcunu ödeyebilir olmasıdır. Kimsenin ödeme güçlüğü içerisine düşmeden yaşantısını sürdürmesidir. Ne varki hayatın beklenmedik gelişmeleri insanları böylesi bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu durum hem alacaklı hem borçlu için sıkıntılıdır. Bu husus gözardı edilmeksizin  düzenlemeler hayata geçmelidir. Paket içerisinde çok önemli bulduğum düzelemelerin  bir tanesi de Haciz edilemeyecek mallara ilişkin olanıdır. Halen bu konuya dair mevcut durum  İİK’ nun 82. maddesinde şöyledir.

 

Haczi Caiz Olmayan Mallar ve Haklar

 

2. Borçlunun zatı ve mesleki için lüzumlu elbise ve eşyasiyle borçlu ve ailesine lüzumu olan yatak takımları ve ibadete mahsus kitap ve eşyası,

 

3. Vazgeçilmesi kabil olmıyan mutfak takımı ve pek lüzumlu ev eşyası,

 

Bu düzenlemenin olması istenen yeni hali ise;

 

2. Ekonomik faaliyeti, sermayesinden ziyade bedeni çalışmasına dayanan borçlunun mesleğini sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü eşya,

3. a) Para, kıymetli evrak, altın, gümüş, değerli taş, antika veya süs eşyası gibi kıymetli şeyler,

b) Aynı amaçla kullanılan eşyanın birden fazla olması durumunda bunlardan biri,

hariç olmak üzere, borçlu ve aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri için lüzumlu her türlü eşya,”

 

Şeklinde öngörülmüştür.

 

Kolay bir dille anlatmaya çalışırsak. Artık ev içerisinde yer alan eşyalar eğer, Para, çek-senet v.b. ile  altın, gümüş, gibi eşyalar haciz edilebilecek; ve aynı eşyadan örneğin iki televizyonumuz var ise biri, iki buzdolabımız var ise biri haciz edilebilecek.

 

Eşyaların evden alınıp bir başka yere götürülmesi yani malın muhafazaya alınması için değerinin ise Asgari ücretin 5 katını geçmesi şartına bağlanmıştır. Yani ev eşyalarının değeri bu gün için yaklaşık 4.500.TL.’ nin civarında olursa ancak yerinden alınabilecek veya icra dairesince bize bırakıldığı halde satışa çıkması halinde hazır etmez  isek  bu mallar evden alınabilecektir.

 

Yine borçlunun olduğu iddiası ile bir başkasının evinde – işyerinde haciz yapılması durumunda da mallar hemen alınamayacak. Önce malların gerçekten borçluya ait olup olmadığı konusunda mahkemenin karar vermesi beklenecek ve mahkemece borçluya ait olduğuna karar verildiği takdirde ancak bu malların yerinden alınması mümkün olacak.

 

Ancak bu hususta çok önemli bir eksiklik olarak gördüğüm şu hususu ifade etmem gerek.

 

Dikkat edilirse hal-i hazır durumda borçluların „ ….. İbadete mahsus kitap ve eşyası“ haciz edilemez iken yeni metinde bu durum unutulmuştur.

 

İbadete Mahsus Kitap ve eşya, özel nitelikli eşyalar olup parasal değeri veya sayısal çokluğu ile ölçülmemelidir. Önceki düzenleme bu konuda çok açıktır. Bu nedenle de mutlaka yeniden eklenmedir. Aksi takdirde mazallah bir meczubun yasa hükmünü zorlaması hali ile telafisi çok güç hadiseler cereyan edebilir. Yasanın ilk  hali,  ev ve iş eşyalarından ayırdığı İbadete Mahsus kitap ve eşyayı özellikle korumuştur. Bu korumanın devamı tartışmasız sağlanmalıdır.

 

Saygılarımla.03.04.2012

 

 

M. Cesur GÖÇMEN

 

 

 

 

 

Bu yazı 665 defa okundu.

Hukuku yok saymanın en adi yolu : Yargıya doğrudan saldırı!

Yazan: 07 Şubat 2012 Salı  
Kategori: 4-Haberler

 

Doğubeyazıt C. Savcısı Sayın Hakan KILIÇ uğradığı silahlı saldırı sonucunda ne yazık ki yaşam mücadalesini kaybetmiştir. Saldırının vahametini hiç bir şey mazur gösteremez. Heleki cinnet ruh halinden daha da ötede tarif edilemez vahşet yolu seçilerek eşi ve çocuğunun yanında, günlük hayatının içerisinde katledilmiş olması kara lekeyi daha da derinleştirmektedir.

Yargı Camiası bu düzeyde saldırılara çok alışık değildir. Daha çok yargının diğer birimlerinde rastlanabilecek taciz ve saldırıların ötesinde anlam taşıyan saldırı açıkça kural tanımaz ve meydan okuma cüretinin göstergesidir.

 

Geçmişte yine yüksek yargı mensuplarına, ve hakim savcılara nadiren de olsa saldırılar yapılmış ve camia, çalışanından amirine kadar tek vücut olarak birlik ve beraberlik mesajı vermiş dayanışma örneği göstermiştir. Bundan daha ötede ülkede aklı selim herkes yargıya yönelik saldırıyı hangi nedenle olursa olsun nefretle karşılamıştır.

 

Peki yargıya saldırı ne anlam taşımaktadır?

 

Bu saldırı ” münferit bir nedenden kaynaklanan hadisedir” anlamında yaklaşım ile tarif edilemez, kabulü beklenemez. Bu saldırı kadar canımızı bu ifade yakmıştır. Saldırının arkasında terör örgütünün olup olmaması değil herhangi bir kişi veya yerin kendisinde bu cüreti görmüş olmasıdır. Saldırı sanki kişisel bir nedenle olmuş, basit bir borç – alacak, veya kız kaçırma v.b. Gibi nedenlere eşitlenebilecek tarzdaki ifadelerle tarif edilemez.

Saldırının esas anlamı kendisinde bulduğu cürettedir. Devletin doğrudan doğruya kendisini hedef almasındadır. Artık Asker, Polis gibi üniformalılardan ziyade çıtasının yükseltildiğinin yeni bir göstergesidir.

 

Bütün eksikliklerine rağmen sığınacağımız son ve doğru adres olan hukuku yok etmenin, yok saydırmanın, silah benim teminatım diyen ve küstahlık obezi zihniyetin daha da başka vahşet yöntemi kalmamıştır. Çocuğunun ve eşinin gözleri önünde çarşı ortasında bir kişiyi, bir babayı katletmenin insanları fırınlarda yakmaktan, en vahşi ve akıl almaz işkencelerden farkı yoktur.

Kabul edilmesi ve tahammülü mümkün olmayan bu eylemin failleri genel söylemlerden uzak ciddiyetle ve her türlü karanlık ilişkileri açığa çıkarılarak bulunmalıdır. Bu Merhum Savcının ailesi ve çalışma caimasını biraz olsun rahatlatmakla birlikte aynı zamanda Yargı Camiasının kendisine vazife edineceği bir namus borcudur.

Saygılarımla.07.02.2011

 

 

 

M. Cesur GÖÇMEN

 

Bu yazı 321 defa okundu.

Bizi daha Çok İçine Çekecek Tartışma: Kıdem Tazminatı Fonu

Yazan: 03 Aralık 2011 Cumartesi  
Kategori: 4-Haberler

Bizi daha Çok İçine Çekecek Tartışma: Kıdem Tazminatı Fonu

Ücretli çalışanların maaşlarının ödenmesinde kabaca yöntem şu şekilde özetlenebilir. Kişinin gerçekte maaşı aylık brüt olarak kabul edilirse bundan sigorta primi kesiliyor ve yine gelir vergisi kesiliyor eline bu kesintilerden sonra kalan miktar net olarak ödeniyor. Kesilen Sigorta primi ve Vergi bedellerini ödeme mükellefiyeti ise çalışanın işverenine ait oluyor. Yani işveren kişiye vereceği ücretten bir kısmını sigorta olarak bir kısmını da vergi olarak alıkoyuyor yine o kişi adına Devletin kurumlarına ödüyor.

Yine işveren çalıştırdığı kişi adına kendi payına düşen sigorta prim karşılığı ayırıyor ve bunu devlete ödüyor. Nihayetinde çalışanın kazandığı ücretle ilişik bir kısım ödemeleri muhatap kurumlarına yapıyor.

Peki, kıdem tazminatı nasıl oluyor?

Kıdem tazminatı çalışanın, bulunduğu işyerinde çalıştığı süreye bağlı olarak işveren tarafından kendisine haksız çıkarmalar, emeklilik v.b yasada sayılan haller dâhilinde ödemesi gerektiği bedeldir. Bu bedelin hesaplama yöntemleri vardır. Bunun üzerinde çok durmayacağım. Esas olan hesaplama yöntemi ve miktarın kendisi değil. Bu değerin gerçekte ne şekilde güvenceye alınabileceğidir.

Hükümetin çalışma hayatına ilişkin hazırladığı düzenlemeler arasında Kıdem Tazminatının bir fona dönüştürülmesi, bu fon içerisinde Devlet Güvencesine kavuşturulması ve yine şartları oluştuğunda muhatabına ödenmesi hazırlığı olduğu, neredeyse tüm sendikaların bu düzenlemeye karşı çıktığı güncel ve bilinen bir durumdur.

Önce konuyu çalışan yönüyle özetlemek gerekirse;

Çalışanlar için büyük umut besleyerek hesap ettikleri, ona göre planlama yaptıkları, ona göre borçlandıkları kıdem tazminatı alacakları asla vazgeçilmez temel unsurdur. Bu bedel üzerinde pazarlık yapılması ya da kısmen de olsa eksiltilmesi çalışanlar için feragat beklentisi söz konusu olamaz. Zira geleceklerinin bir şekilde teminatı, sigortası olarak gördükleri bu para alım gücü karşısında azalsa da önemi artan bir değerdir.

İşveren Yönüyle ele alındığında ise kıdem tazminatı bir anda toplu olarak elden çıkan ve ödenmesi için kredi alınan, yatırıma dönüştürüldüğünde daha fazla istihdam sağlayabilecek, üretime doğrudan katkı sağlayabilecek, işletmelerini büyütebilecekleri önemde yüklü bir bedel. Hele kredi yolu ile ödendiğinde maliyeti daha da artan dolayısı ile ağır yük haline gelen gider.

Sorunun aslında tam da merkezi burası; Çalışanlar kıdem tazminatlarını tam ve eksiksiz almak istemekte, işveren ise bunun kendisi için yıkım olmasını engelleme peşinde. İş mahkemelerinde görülen davaların büyük kısmı kıdem tazminatı ve ücret alacağına ilişkin davalar. Sonuçlandığında gerçekten yüklü maliyetler ortaya çıkmakta, ödenemeyen kıdem tazminatının işleyen en yüksek faiz oranı ile ödenmesine karar verilmekte; masraf, vekâlet ücreti ve hatta icra giderleri ile birlikte çok da makul sayılmayacak miktara ulaşmaktadır. Elbette alacağın bu hale gelmesinin sorumlusu çalışan değildir. Ancak ulaşılan bu miktarın her işletmede hazır ve nakit olarak saklandığı da düşünülemez.

Çalışanın kıdem tazminatını alması, işverenin de bunu ödemesine Devlet aracı olmak istemektedir. Bu maksatla fon oluşturacak ve şartlar oluştuğunda çalışana kıdem tazminatı bu fon içerisinde biriken paradan ödenecek. İşveren kendi payına düşen miktarı buraya yatıracak üzerine Devlet katkısı sağlanacak ve işleyiş bu suretle sorun olmadan yürüyüp gidecek. Kurgu böyle. Ancak sorun bu işleyişin temeline karşı çıkmakla çözülmüyor. Ya da bu öneriyi mucize iksir olarak görmek yetmiyor. Tereddüt konusu husus daha sigorta primi alacaklarını tahsil için ortalama 18 ayda bir af çıkaran ödeme sisteminin bu fona ait bedel işveren tarafından yatırılmazsa hangi güvenceleri içerdiğindedir. Geriye doğru Konut Edindirme Yardımı, Tasarrufu Teşvik Fonu gibi kesintilerde çalışanın payını yatırmayan işverenler bilindiği kadarı ile bir müeyyide ile karşılaşmamıştır. Üstelik bunlar arasında birçok Belediye gibi kamu kuruluşları olduğu düşünülürse endişe daha da artmakta ve haklılık kazanmaktadır. Geriye doğru bu tarz fonlarda iyi sınav verilmemiştir.
Çalışanlar, oluşturulacak kıdem tazminatı fonunun da yine benzer akıbete uğrayacağı konusundaki şüphelerini haklı çıkaracak tecrübeye sahiptir.

Öyleyse ne yapmalı?

Kanımca böyle bir fon oluşturulacak ise esas tartışma bu fona ödeme yapmayan işverenlere yönelik müeyyidenin ne olacağı ve teminatının ne olacağı üzerinde yürütülmelidir. İşverenler bu fona karşı her türlü borçlardan Şahsi Mal varlıkları ile de sorumlu tutulmalıdır. Özellikle Limitet Şirket ortakları ve Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu üyeleri, mali yetkilileri borcun doğumu tarihinden sonra yaptıkları tasarrufları dahi hükümsüz kılacak şekilde tüm mal varlıkları, hak ve alacakları ile şahsen sorumlu tutulmalıdır. İşçiye yapılacak ödeme için işverenin fona ödeme yapmış olma şartı aranmamalıdır. Yasal düzenleme içerisinde buna benzer hüküm yer alırsa tartışma daha olgun bir zeminde yürür. Ne olursa olsun istemeyiz ile ne olursa olsun bu fon oluşturulmalı görüşleri ortak paydaya çekilebilir.

Bu konu yakın zamanda daha çok gündemimize gelecektir. Ortak yolun bulunabilmesi, çalışanların beklentilerini karşılayacak, işverenin makul sayacağı çözüm hayata geçmesi yine aynı tarafların elinde olacaktır.

Saygılarımla.29.11.2011

M. Cesur GÖÇMEN

Bu yazı 148 defa okundu.

Kamu Alacaklarının Tahsili

Yazan: 24 Temmuz 2011 Pazar  
Kategori: 4-Haberler

Amme İdaresi Alacakları

Ülkemizde alacakların tahsili için birbirinden farklı temel iki düzenleme mevcuttur. Bunlardan biri, kısaca kamu alacağı saydığımız nitelikte olanlar için her tahsil dairesine yetki tanıyan 6183 sayılı yasa, diğeri ise Adalet Bakanlığı bünyesinde bulunan İcra Dairelerinin uyguladığı İcra ve İflas Yasası. Bankacılık Kanunu nedeni ile oluşan alacaklar için mevcut Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu yetkileri bunun dışında olup ayrı ve özel bir durumdur.

Her türlü Vergi alacakları ile bazı kurumların alacakları 6183 sayılı yasa kapsamındadır. Örneğin SGK Prim alacakları, Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı alacakları, Belediyelerin Emlak Vergisi Alacakları ve İlan ve Reklam Vergisi alacakları önemlileri olarak sayılabilir. Konuyu güncel olan İlan ve Reklam Vergisi yönünden değerlendirmek daha anlaşılır olacaktır.

Konuyu somutlaştırmak için diyelim ki; herhangi bir belediyenin yine herhangi bir esnaftan 50.TL. İlan ve Reklam Vergisi alacağı olsun. Belediyenin bu alacağını tahsil için izleyeceği yol yasayla tarif edilmiştir. Yetkileri çizilmiştir. Belediye bu alacağı için 6183 Sayılı Yasa hükümlerini uygulayacak ve alacağının tahsili için bu yolu seçecektir. Buna göre kendi bünyesinde icra servisi kuracak, buradaki personel de yasanın kendisine tanıdığı hak ve yetkileri kullanacak (aynı Adliye binalarında bulunan icra dairesi personelleri gibi haciz yapmak, haciz ettiği malı satmak, bu yolla alacağı tahsil etmek) bu işlemleri yerine getirecek, dolayısı ile yaptığı bu işlemlerin hem yasal hem de siyasal sorumluluğunu Belediye Amme İdaresi olarak üstlenecektir.

Ne yazık ki bir çok belediye bu sorumluluğu almaktan, görevi yapmaktan kaçınmakta, sorumluluk üstlenmemekte, bunun sonuçlarını göğüslemek istememekte, kimi zaman personel yokluğunu, personelin yetersizliğini ileri sürerek , tamamen kendi nedenleri le bu tarz alacaklarını İcra Daireleri yolu ile tahsile yönelmektedir.

Bunun borçlu yönünden birçok sıkıntısı vardır. Zira kendi sorununu daha yakından bilmesi gereken Belediye organları yerine daha farklı ve yabancısı olduğu Adalet Bakanlığı İcra Daireleri ile karşı karşıya kalmaktadır. Her ne kadar yine tahsil iradesi Belediye veya vekilinde olsa dahi artık durum biraz daha karışık hale gelmiş olmaktadır. Borçlu yönüyle ödemekte güçlük çektiği rakamlar, icra masrafları ve buna bağlı giderlerle daha da yükselmektedir. Alacağın konusu itibari ile doğrudan görevli olmayan İcra Daireleri şu veya bu şekilde muhatap kılınmaktadır.

Yakın zamanda özellikle esnaf – işveren kesimin zor durumda olduğu düşünülerek mali af yasası çok geniş kapsamlı olarak hayata geçmiştir. Elbette esas olan kişilerin borçlarını zamanında ödemeleri, taahhütlerini zamanında yerine getirebilmeleri, neticede af konusu olmayacak şekilde ödemelerini düzenli yapabilmeleridir. Ancak realite böyle değildir. Rakamsal olarak küçük görünen borçlar ödenememekte, kişiler için büyük değer ifade etmektedir. Böylesi durumlarda kurumlar sorumluluklarını üstlenmeli, yetkilerini kullanabilmeli, kendi uhdesinde ilgili teşkilatını oluşturabilmeli bu yolla de en doğru yöntemle, en anlayışlı üslupla, en az masraf yaratarak alacağını tahsile çalışmalıdır. Aksi takdirde amme alacağı kapsamında olmak ammeye de idaresine de bir anlam katmamaktadır.

Saygılarımla. 24.07.2011

M. Cesur GÖÇMEN

Bu yazı 342 defa okundu.

Genel Seçim ve Çalışanlar

Yazan: 14 Haziran 2011 Salı  
Kategori: 4-Haberler

Genel Seçim ve Çalışanlar

12 Haziran 2011 Tarihinde yapılan Milletvekili Genel Seçimleri sonuçlarını elbette uzmanlar daha iyi değerlendirecek ve bu konuda daha doğru tahliller yapacaktır. Ben seçimi bu yönüyle değerlendirmeyeceğim. Bir siyasi partinin, toplumun tam olarak yarısının oyunu almış olmasını kimsenin küçümsememesi lazım. Genel, yuvarlak sözlerle halkın bu tercihini hafife alma, küçümseme eğilimi yanlıştır. Mevcut iktidar girdiği tüm genel seçimlerden oy sayısı olarak sürekli artış sağlamıştır. Tartışmasız gerçek olan budur. Diğer siyasi partiler bu sonuçları elbette kendi pozisyonları itibari ile değerlendirecektir. Ancak onların da kabul etmek durumunda olduğu husus burasıdır: Halkın yarısı tek bir partide hemfikir olmuştur.

Seçim sonuçları, kurulacak hükümet ve yapılacak çalışmalar hakkında da geriye doğru bakıldığında bir kanaat uyandırmaktadır. Yeni Anayasa ve buna bağlı yeni yasal düzenlemeler birbiri ardına gündemimize gelecektir.

Çalışanlar nezdinde beklenti yüksektir. Kamu Çalışanları için  toplu sözleşme hakkı ve buna bağlı uygulamalar beklentilerin merkezidir. Kamu Çalışanları  artık toplu görüşme değil toplu sözleşmenin muhatabı olacaktır. Kamu görevlilerine belli bir yasal çerçevede grev hakkı tanınmamış olması arzulanan yararı eksik bırakmaktadır. Ne var ki toplu görüşmeden toplu sözleşmeye geçiş çok uzun zaman almıştır. Kamu Sendikacılığı mazisi işçi sendikalarına göre çok yenidir. Kamuda Sendikalı olmak çalışanlar arasında daha yeni yeni rağbet görmekte, sendikalı sayısı yakın zamanlarda yüksek artış göstermektedir. Kendisine, genel ortalamaya göre yarısı oy vermiş çalışan kesimin beklentilerini karşılamanın ağır sorumluluğu yine hükümette olacaktır. Bu sorumluluk ilk önce,  her yönüyle partisine ve kabinesine hakim olan Sayın Başbakan’ ın omuzlarındadır.

Kamu hizmetlerinin hızlandırılması, herkesin ve herkesimin eşit olarak hizmet alması yine özel bir önem taşımaktadır. Sağlıktan Eğitime her alanda hizmet çıtasının yükselmesi beklenmektedir. Özellikle Yargı alanında bu durum daha bir önem taşımaktadır. Kişilerin mağduriyetlerinin süratle giderilmesi, davaların daha kısa sürede sonuçlanmasının sağlanması, Yargı hizmetlerine erişimin tüm teknolojik imkanlarla kolaylaştırılması uzun süredir üzerinde çalışılan projedir. Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) bunun omurgasıdır. Uluslararası bir çok ödül aldığı gibi yine bir çok ülkenin örnek aldığı model olmuştur. Sürekli olarak güncellenen bu proje ile Kağıtsız Ofis ortamı hedeflenmiştir. Süratle de buna doğru gidilmektedir. Tabi ki bu kendi başına yeterli değildir. Projeyi hayata geçirecek nitelikte, bunu yürütecek sayıda da insana ihtiyaç vardır. Yakın zamanda Yargıya personel alımı sağlanmış ve bu nispi bir rahatlama sağlamış ise de hizmet alanının genişliği düşünüldüğünde personel alımının süratle ve artarak devam etmesi gerektiği kaçınılmazdır. Duruşmaların uzun aralıklarla yapılmadığı, kararların süratle verildiği, karar gereğinin yine süratle hayata geçtiği, nihayetinde mağdurun uğradığı kaybın telafi edildiği,  bunlar yapılırken bütün tarafların vicdanlarının rahat olmasının sağlandığı yargı sistemi sadece kaydi düzenlemelerle değil bunu hayata geçirecek fiziki ortam ve nitelikli kişilerle tesis edilecektir. Önümüzdeki yeni dönemde yargı alanında da buna dair yeni düzenlemelerin ivedilikle hayata geçmesini beklemek hem çalışanların hem de yurttaşların ortak aklıdır, hakkıdır.

Saygılarımla.14.06.2011

M. Cesur GÖÇMEN

Bu yazı 148 defa okundu.

Sicil Adalet Bakanlığın’da da kalktı

Yazan: 13 Haziran 2011 Pazartesi  
Kategori: 4-Haberler

12 Haziran 2011 PAZAR Resmî Gazete Sayı : 27962
YÖNETMELİK
Adalet Bakanlığından:

ADALET BAKANLIĞI SİCİL AMİRLERİ YÖNETMELİĞİNİN YÜRÜRLÜKTEN

KALDIRILMASINA DAİR YÖNETMELİK

MADDE 1 – 28/12/2006 tarihli ve 26390 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Adalet Bakanlığı Sicil Amirleri Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.

MADDE 2 – Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3 – Bu Yönetmelik hükümlerini Adalet Bakanı yürütür.

 

Bu yazı 202 defa okundu.

Ödeme Güçlüğü

Yazan: 24 Mayıs 2011 Salı  
Kategori: 4-Haberler

ÖDEME GÜÇLÜĞÜ;

Günümüzde Ödeme Güçlüğü  hepimizin yakından bildiği, bizzat yaşamasak dahi çok yakınlarımızdaki kişilerde gördüğümüz bir durum haline gelmiştir. Bu yazının konusu yakın zamanda Torba Kanun olarak bilinen ve Af kapsamına girmeyen Banka Kredi borçlarıdır. Bu nedenle değerlendirmeye esas olan,  Kamu kurumlarına veya af kapsamında sayılan kurumlara borcu olan kişiler değil daha çok bu kapsamda yer almayan borçlulardır.

A- Ödeme Güçlüğünün Kişilere Yansımaları;

2009 Yılında Dünyada finans sektörü bunalımı olarak ortaya çıktığı uzmanlarca dile getirilen ve bu nedenle tüm dünyayı etkisi altına aldığı belirtilen krizin kimi uzmanlarca çok hafif atlatıldığı ifade edilmektedir. Bu dönemde Dünya ölçeğinde bir çok banka batma durumunda iken bizde durum sanki daha farklı gibidir.  Zira bankacılık sektörü içerisinde batan – kapanan, el konulan finans kuruluşu yoktur. Sanırım bunun nedeni 2001 krizi ile bu sektörün güçlendirilmiş olması ve yasal anlamda belki de hem denetlenmesi hem de ayrıcalıklandırılmasıdır. Bu sektörü kısaca bankacılık sektörü olarak ifade edeceğim.

Güçlendirilen bu sektör 2001 yılından sonra sürekli tüketimi, borçlanmayı pompalayan bu amaçla her halde bile gelirin neredeyse olmasa bile yeter ki harca politikası sonucu sokak aralarında ve herkesçe malum şekilde adeta havada uçuşurcasına kredi kartı ve kredi dağıtmış böylece toplum cebindeki parası kadar değil olmayan parası veya olmasını arzuladığı parası kadar harcamaya kasten yönlendirilmiş bunun sonucunda ve para puan, maxipuan v.b. Puanlama yöntemleri – promosyonları ile adeta toplum çılgınlaştırılmıştır. Tüketimin bu denli hızla artması gerçekte üretimi ve ihtiyacı bu oranda olmayan ülkemizde suni bir talep artışına dolayısı ile ithalatın da bu yolla artmasına neden olmuş, çocuğumuzun gelecek yıl okul masraflarının ne olacağını dahi düşünmeden 36 ay, 60 ay ve 120 ay hatta 240 ay gibi acayip vadelerle geleceğimizi rehin verme özentisine sürüklemiştir. Sanki  hiç sonbahar – kış olmayacak her zaman o an içinde olduğumuzu sandığımız bahar – yaz havası ömrümüzün sonuna kadar aynen devam edeceği duygusuna itilmiştik.

Aradan çok süre geçmeden ya hastamız oldu, ya işten çıktık, ya boşandık, ya da bir başka nedenle yaşam düzenimiz değişti ve başlangıçta düşük gelen taksitlerimizi ödeyemez hale geldik. 10 yıl vade ile aldığımız konut kredisini daha 2. yılında, ödemeyemedik. Taksitlerimizin ikincisini de ödeyemeyince bütün borçlarımız muaccel oldu. Ve banka bizden tamamını geri istedi. Daha birikmiş 5 -6 taksiti ödeyemez iken önümüzdeki tüm taksitleri birden ödenmemiz istendi. Bu yolda icra takibi yapıldı. Masraf ve vekalet ücreti ile ve kendi deyimleri ile borcun kat edilmesi sonucu borcumuzun gücümüzün çok üstünde ve aynı anda ödenmesi istendi. Kurtulma ümidi ile yeniden kredi veren kuruluşa gittiğimizde borcun tamamını öde yoksa evini satarız cevabını aldık. Evimizi kendimiz satalım dedik olmaz önce borcu öde dediler. Birikmiş taksitleri ödeyelim geri kalanını yeniden değerlendirelim dedik, bu defa da daha vahim seçeneklerle karşı karşıya kaldık. Kalan borcumuz için evi size verelim dedik. Olmaz arada rehin dışı kalan faiz alacağımız var onun içinde icra işlemi başlattık onu da ödemen lazım dediler. Vel hasıl aklımıza gelen bütün seçenekleri sunduk. Hep bir yukarısı gösterildi ve orası bilir dendi. Bütün bunların sonunda örnek olsun diye belirtiyorum. 60,000.TL. Borcumuz için 100.000.,00.TL. Ederindeki evimiz 40.000,00.TL’ ye satıldı. Ve üstüne 20.000,00.TL. Faiz ve masraflarla belkide 25.000,00.TL. Para istenmeye devam edildi. Hem o ana kadar ödediklerimizden olduk, hem evimizden olduk hem de çocuklarımıza üstüne borç bıraktık.  Bireysel kredilerde ve kurumsal kredilerde de aynı yol – yöntem izleniyor. Aynı bankaya 1.000,00.TL. Yatırdığınızda iki yıl sonra yaklaşık olarak en iyimser 1.200,00-1.250,00.TL. Geri alırken aynı bankadan bu miktar kredi için geriye icra takibi, vekalet ücreti, masraflar ve fahiş faizi nedeni ile yaklaşık 3.000,00.TL. Ödememiz istenmektedir.

Bu durumu sadece “ …..Canım herkes ayağını yorganına göre uzatsın. Kimse ona zorla kredi vermedi. Al demedi. Madem ödeyemeyecekti almasaydı…” v.b. Tarz ifadelerle basitleştirmek ve gerçekte sorunun özünü gözden kaçırmak mümkün değildir. Sorunun özü eylem ile müeyyide arasındaki abartılı dengesizliktir. İnsanları öyle bir mekanizmayla borçlandırıyorsunuz  ki bu kişilerin borcu ödedikçe neredeyse bitmez hale geliyor. Maksat da borcun bir defada ödenmesi veya kişilerin bunları öder hale gelmesi değil, sürekli olarak en yüksek faiz oranından ödemeye devam etmesinin sağlanması. Bunun mümkün olmadığı anlaşılan hallerde ise aynı bankacılık sektörünün yaptığı indirimleri duymak bile insanı şaşırtıyor. Ödemeye gayret eden, maaşına haciz konulan, malları bu yolla satılığa çıkan veya bu aşamada olan kişilere sağlanmayan kolaylık; kendisinden alacağın hukuken tahsili imkanı kalmadığı anlaşılan, şu veya bu yolla bunun önlemini alan kişi ve kurumlara sağlanan neredeyse yıllar öncesinin ana parasına denk gelecek şekilde ödeme kolaylığı biçiminde teklif edildiği duyulmaktadır. Oysa başlangıçta gerek faiz oranı kabul edilebilir düzeyde olsa ve ödeme gayreti içerisinde olan herkese bütün varını tükettiği anlaşıldıktan sonra yapılan tekliflerin yarısı yapılsa hiç olmazsa bu kişi ve kurumların borç ödeme iradeleri canlı kalacak, adeta ödedikçe çoğalan değil azalan bir borç talihsizliği içinde olduğunu fark edecek ve daha bir sıkı gayretedecektir.

Bu anlamda başa dönersek Ödeme Güçlüğü,  borçtan ödeme yolu ile değil diğer başkaca yasal yollarla kurtulma gayretinde olan bireyler – kurumlar yaratmaktadır. Bunun uzun vadede telafisi çok zor hem ticari ahlak açısından hem de kişisel değerler açısından yozlaşmaya neden olduğu ise apaçık ortadadır.

Bunun için yapılması gereken nedir;

1. Kanımca kredi veren kuruluşların elinde çok fazla kredi konusu olan taşıt,iş makinası, ev, arsa, işyeri, Makina v.b. Mal vardır. Bütün bunlar İster İcra Marifeti ile alacağa mahsuben alınmış olsun, ister leasing yolu ile verilen malın teslimi şeklinde olsun, tümünün gerçekte piyasa değerine uygun olacak şekilde yeniden fiyatlandırılması gerekmektedir. Yani bir kişinin piyasada gerçekte 100.000.,00.TL. kıymetli evi icra marifeti ile 40.000,00.TL.’ ye alacağa mahsuben satın alınmış olması durumunda,  kredi veren kuruluş tarafından  bu evin 40.000,00.TL. Olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. Yeniden ve Güncel Fiyatlandırma yapılmalı, aracı kuruluşlar marifeti ile bu malların gerçeğe yakın değeri esas alınarak kişi veya kurumların borcundan tenzil edilmeli. Gerçekte kredi veren kuruluşlar satın aldıkları bu malı yine kendi yapısı içerisinde güncel değeri üzerinden satılığa çıkarmakta ancak aradaki farkı kendi geliri olarak ele almaktadır. Oysa Gerçekte kredi veren yer bu malı alacağı karşılığı düşük fiyattan alıp yüksek fiyatla satan komisyoncu görevi yapar durumuna gelmektedir. Onun yerine  alacağını tahsile çalışan, nihayetinde satın aldığı malı  güncel değeri ile 3. şahıslara devrettiğinde dahi esas olan başlangıçtaki alacak miktarından düşen, böylece borçlunun malının da değerlenmesini,  aynı zamanda borcun azalmasını hatta bitmesini sağlayan yer durumunda  olmalıdır.

2. Uygulanan Yüksek – Fahiş kredi faiz politikasından derhal vazgeçilmeli ve insanların ödeyebileceği makul faiz oranları esas alınmalı. Örneğin günümüzde enflasyonun yaklaşık    % 10 olduğunu kabul edersek, 1 yıl vadeli mevduata % 11- 13 arası faiz verildiğini kabul edersek kredi ilişkisinde akdi faiz v.b. Gibi akıl karıştırıcı çok çeşitli faiz modeli yerine Enflasyonun % 50 fazlası veya kredi veren kuruluşun aynı süreli vadeli mevduata verdiği faizin % 50 fazlası şeklinde faiz oranları tesis edilmeli. Ve derhal uygulanmalı.

3. Şu ana kadar kişilerin ve kurumların hacizli bulunan malları güncel değerleri esas alınarak isterse alacaklıya veya 3. şahıslara  devir ve temliki sağlanmalı,

4. Kredi veren kuruluşlar verdikleri kredinin belli bir miktarı kadar teminatı zorunlu almalı.

Borcun ödenememesi halinde bu teminatın güncellendirilmiş değeri borçtan başkaca takibe gerek kalmaksızın tenzil edilmeli.

Çözüm önerilerini ayrıntılandırmak mümkün. Ancak temel başlıklar olarak bunları sayabilirim.

B-Uygulayıcılar Açısından Değerlendirilmesi;

Alacağın takip ve tahsilinde yasa uygulayıcısı olan Kamu Görevlileri açısından durum gittikçe zorlaşmaktadır.

Uygulayıcı durumundaki Kamu Göerevlileri  mutlaka içinde bulunduğumuz koşulları bir bütün olarak görmeli,  borçlu profilinin artık değiştiği, sadece işsiz – kimsesiz – kadersiz kişilerin değil, artık belli bir işi olan, örneğin kendisi maliyede çalışan eşi hemşire olan, veya kendisi polis olan eşi öğretmen olan, veya kendisinin düzenli bir geliri olan, veya iş hacmi olarak orta ve üstünde gelir sahibi iken,  bu kişilerin karşımıza borçlu olarak çıktığını, borçlanmanın sadece bir ahlaki mesele olmaktan öteye bir durum olduğunu unutmamalı. Borçlu kişilere yaklaşırken içinde bulunduğumuz genel durumu gözden uzak tutmamalı. Uygulayıcı olarak yöntemini – yaklaşımını çok iyi belirlemeli. Devlet gücünü kullanırken diğer kişinin de sığınacağı yer olduğunu mutlaka hatırında tutmalı.

Gerek borçlular gerekse Alacaklı veya vekilleri muhatap oldukları kişinin ve kurumun Devletin (TMSF, 6183.SY. Gibi istisnalar hariç) tek hukuki zor kullanma gücü olduğunu ve bu gücün korunması gerektiğini unutmamalı. Yaklaşımlarını buna göre düzenlemeli hem kendi hem de diğerinin korunmasının öncelikle bu kuruma duyulacak saygı ile sağlanacağını her zaman aklında tutmalı.

Özellikle borçlu tarafından karşısında son olarak gördüğü Kamu Görevlisinin işini yaptığını unutmamalı, “……. Alda görelim, buradan mal çıkaracak adam doğmadı, al hepsi senin olsun, al da evine götür, çok meraklıysan sana yenisini getireyim v.b.” Meydan okumalarla veya “…. kendimi yakarım, çatıdan atlarım, kendimi doğrarım, çocuklarımı öldürürüm v.b” sonuçsuz çırpınışlara yönelmemeli, bu işin parasal sorun olduğunu unutmamalı ve belki o an değil ama bir gün mutlaka parasal sorunların çözüleceğine dair umudunu yitirmemeli, meseleyi paranın ödenmesi ile çözülebilecek bir durumdan borç ödense dahi sorun olmaya devam edecek başkaca cezai yollara taşımamalılar.

Moda deyimle medya bu tarz haberleri verirken kurum olarak Kamu Kurumlarının işini yaptığından çok talihsiz borçluyu taciz eden bir yermiş gibi takdim etmekten kaçınmalı. Devletin bu organının da hukuki işlem yaptığını verdiği haberlerde özenle vurgulamalı.

C- Yasa Koyucular Yönünden;

Yasa Koyucular toplumun içinde bulunduğu bu durumu dikkatle ele almalı, sorunu sadece borcu  af – erteleme boyutunda değerlendirmemelidir. Bankaları diğer ticari işletmeler dışında aynı zamanda toplumun sosyal dokusunu da doğrudan etkileyen kurumlar olarak görüp, Kamu için öngördüğü yeniden yapılandırma şeklindeki yasal düzenlemelere bu kuruluşları da dahil etmelidir. Borcun ödenememesi halinde ortaya çıkan vahim durum daha başından önlenmeli, yukarıda saydığım birkaç husus da içinde olmak kaydı ile buna uygun yasal düzenlemeler hayata geçmelidir.

Bu değerlendirme Ödeme Güçlüğüne düşmüş kişiler esas alınarak, ödeme sorunlarını temel esaslar dahilinde  göz önüne sermek ve günlük hayatın içerisinde karşılaştığımız sahnelerin yaşanmasına engel olunabilecek ve hayata geçmesi çok da zor olmayan bazı çözüm önerilerini sunmak için tartışmaya açık olarak düzenlenmiştir. Saygılarımla.20.05.2011

M. Cesur GÖÇMEN

Bu yazı 256 defa okundu.